İnsan evrimine dair bilinenleri değiştiren keşif

_96388524_figure-11-philipp-gunz-mpi-eva-leipzig

İnsanların 200 bin yıl önce Doğu Afrika’da “insanlığın beşiği” olarak tanımlanan tek bir noktadan dünyaya yayıldığı fikri yeni bir araştırmaya göre artık geçerli değil.

Kuzey Afrika’da bulunan beş yeni Homo Sapiens (modern insan) fosili, ilk insanların tahmin edilenden 100 bin yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor.

Yeni bulgulara göre insanların evrimi Afrika kıtasının çeşitli noktalarından eşzamanlı olarak gerçekleşti.

Bilim insanlarının bu son araştırması, Nature dergisinde yayınlandı.

Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden (MPI) Prof. Jean-Jacques Hublin, bu keşfin insanlığın ortaya çıkışına dair ders kitaplarının baştan yazılmasına yol açacağını söylüyor:

“İnsanların Afrika’da bir ‘cennet bahçesinden’ hızlıca yayıldığı düşüncesinin doğru olmadığını gördük. Bizim görüşümüz insanların Afrika kıtası çapında zamana yayılan bir evrim geçirdiği yönünde. Eğer bir cennet bahçesinden bahsedeceksek bu bütün Afrika olmalı.”

Paris’teki College de France’da düzenlediği bir basın toplantısında konuşan Prof. Hublin, Fas’ın Jebel Irhoud bölgesinde buldukları fosil kalıntılarını gazetecilere gururla gösterdi.

Fosillerin arasında kafatası, diş ve uzun kemiklere ait parçalar bulunuyor.

1960’larda da aynı bölgede kemikler bulunmuş, bunlar Homo Sapiens’in yakın akrabası sayılan Neanderthallerin Afrika’daki grubundan kalan 40 bin yıllık kemikler olarak tanımlanmıştı.

Bu bulgulardan hiçbir zaman tatmin olmayan Prof. Hublin, MPI ekibine katılarak bu mağarayı tekrardan incelemeye aldı ve 10 yılın ardından çok farklı bir hikaye anlatan kanıtlarla ortaya çıktı.

Gelişmiş teknolojik yöntemlerle elde edilen veriler, kemiklerin 300 ile 350 bin yıllık olduğunu ve kafataslarının modern insanlarınkiyle neredeyse aynı olduğunu ortaya koyuyor.

Kafataslarının günümüzdeki insanlardan farkı ise biraz daha çıkık kaş çıkıntıları ve biraz daha küçük beyin hacmi.

Prof. Hublin’in kazı ekibi, bu insanların taştan aletler yaptığı ve ateşi kullanmayı öğrendiğini de ortaya çıkardı. Yani bu insanlar hem modern insanlar gibi görünüyor hem de modern insanlar gibi davranıyordu.

Bugüne kadar türümüze ait ilk fosiller Etiyopya’nın Omo Kibish bölgesinde ortaya çıkarılan 195 bin yıllık fosillerdi.

Prof. Hublin “Artık ilk insanların ortaya çıkış hikayesini baştan yazmamız gerekecek” dedi hınzırca bir gülüşle.

Türümüz evrilmeden önce Afrika’da birbirinden farklı, çok sayıda insan türü yaşıyordu. Hepsinin kendine özgü güçlü ve zayıf yanları vardı. Tıpkı diğer hayvanlar gibi zaman içinde geçirdikleri evrim sonucu yavaşça görünüşlerini değiştiriyorlardı. Bu süreç yüz binlerce yıla yayılıyordu.

Buna karşın, Prof. Hublin’in bulguları öncesinde, bilim dünyasındaki ana akım görüş ilk modern insanların Doğu Afrika’da 200 bin yıl önce ansızın ortaya çıktığı yönündeydi. Buna göre ilk modern insanlar bir anda günümüzdeki insanın görünüşüne kavuşmuştu ve yalnızca o noktadan sonra dünyaya yayılmaya başlamıştı. Fakat Prof. Hublin’in bulguları bu anlatıyı değiştirdi.

Jebel Irhoud, Afrika’da 300 bin yıl geriye uzanan antik arkeolojik bölgelerin tipik özelliklerini taşıyor. Bu bölgelerde benzer araçlar ve ateş kullanımını gösteren kanıtlar bulunmuştu.

Bu alanda çalışan çoğu uzmanın insan türünün 200 bin yıl önce ortaya çıktığını düşünmesi nedeniyle bu araçların modern insanlardan önceki türler tarafından kullanıldığı varsayılıyordu. Fakat Jebel Irhoud’daki bulgular, bunların o dönemde yaşayan modern insanlardan kaldıklarını anlamamızı sağladı.

Afrika dışında da olabilir

Araştırmayı yürüten ekipten Dr. Shannon McPhearon da “ilk insanın kökeninin Fas olduğunu söylemiyoruz. Zira benzer bulgular Afrika’ya yayılan 300 bin yıllık pek çok mağarada var” dedi.

Araştırmaya dahil olmayan Londra’daki Doğal Tarih Müzesi’nden Prof. Chris Stringer da BBC’ye “Artık insanlığın tek bir beşiği olduğu düşüncesinden vazgeçmemiz lazım” diye konuştu.

Stringer o yıllarda Homo Sapiens’lerin Afrika dışında da yaşıyor olabileceğini söyledi:

“İsrail’de bulunan ve muhtemelen aynı dönemden kalan fosiller de Homo Sapiens’in gelişmekte olduğu döneme ait diye tanımlayabileceğimiz özellikler sergiliyor.”

Prof. Stringer daha küçük beyne, daha büyük surata, daha belirgin kaş çıkıntılarına ve daha büyük dişlere sahip olan ilk insanların da Homo Sapiens sınıfına girebileceğine ve bu insanların yarım milyon yıl önce yaşıyor olabileceğine dikkat çekti.

Reklamlar

Yaşlanma Etkileri Farelerde Geri Döndürülebildi

old

Bilim insanları, yaşlanan hücreleri vücuttan uzaklaştırarak farelerin yaşlanma sürecini geri döndürmeyi başardılar.

Yaşlanma sürecimizde, DNA’da hasarlar meydana gelmeye başlar ve en sonunda geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşır. Bu süreçte hücreler, ya ölürler ya kanserleşirler ya da yaşlanma evresine girerler. Yaşlanma süreci, hücreler için uyku evresidir, bu süreçte hücreler bölünmezler fakat yaşamlarını sürdürürler.

Yaşlanan hücrelerin, bugüne kadar zararsız oldukları düşünülmekteydi, fakat yeni çalışmalar ile bu yaşlanan hücrelerin çevreye bir takım kimyasallar ve moleküller salgıladığı ve bu salgıların sağlıklı hücreler üzerinde yaşlandırma ve inflamasyon etkisinin olduğu görüldü.

Hollanda’daki Erasmus Üniversitesi’nden araştırmacılar, yaşlılık sürecine giren hücreleri öldüren bir peptid geliştirdiler. Bu peptid, yaşlı hücrelerin ölümüne neden olurken, sağlıklı dokulara zarar vermiyor. Ayrıca araştırmacılar, bu peptid uygulamasından sonra, farelerde yaşlılık belirtilerinin tersine döndüğüne şahit olmuşlardır. Bu uygulama ile, farelerde, bazı organların fonksiyonlarının yeniden düzenlendiği, dökülen tüylerinin yeniden çıktığı ve daha uzun mesafeleri koşabildikleri görülmüştür.

Peptid, belirli bir proteini hedef alarak çalışmakta. Bu protein; FOXO4 proteinidir ve p53 proteini ile etkileşim halinde çalışmaktadır. Bu proteinler hücrelerin kendi kendini ölüme götürmesini engellemektedirler.

Cell dergisinde yayınlanan çalışmanın yazarlarından Peter de Keizer, farelere bu uygulamayı 10 ay boyunca haftada üç kez yaptıklarını ve herhangi bir yan etki görmediklerini belirtiyor. FOXO4 proteininin, yaşlılık evresine girmeyen hücrelerde neredeyse hiç ifade edilmediğini, FOXO4-p53 etkileşiminin de yalnızca yaşlılık evresindeki hücrelerde görüldüğünü ifade ediyor.

Çalışmanın bundan sonraki basamağında, bu peptidin insanlar üzerinde denenmesi planlanıyor.

Fareler üzerinde çalışılarak elde edilen şaşırtıcı sonuçların insanlar üzerinde de elde edilip edilemeyeceği merak konusu.

Türkçe:https://www.fizikist.com/yaslanma-etkileri-farelerde-geri-dondurulebildi/

Kaynak
http://www.iflscience.com/health-and-medicine/new-drug-helps-reverse-aging-in-mice/

Çinli bilim insanları, telefonların ısınma sorununu çözdü

Xiaomi-Mi-6-Specs

Cep telefonlarının şarjda ve uzun kullanımdan sonra ısınma problemine Çinli bilim insanlarından çözüm geldi. Çin’de geliştirilen teknolojiyle, grafen bileşimli ve çelikten 100 ile 300 kat arası daha sağlam saydam plakalar, telefonların ısınma problemini çözecek.

Bir tür karbon bileşimi olan ve yüksek elektrik iletkenliği özelliği ile bilinen maddede, oda sıcaklığındaki elektronlar enerji kaybına ve ısı oluşumuna sebep vermeden iletkenlikte oldukça uzun mesafeleri kat edebiliyor. Grafen esnek ve saydam olmasının yanı sıra, bilinen en ince ve hafif malzeme.

3 AY SONRA ÜRETİME GEÇİLECEK

İlk kez 2004 yılında yalıtılabilen grafen, karbon atomunun bal peteği örülü yapılarından bir tanesine verilen isim. Çin’de pilot çalışmalarında başarı getiren deney sonucunda üretimine üç ay sonra geçilecek olan grafen filmlerle telefonlarda ısınma probleminin engellenmesi hedefleniyor.

Şangay’da üretilecek plakalar aynı zamanda üretim maliyetlerini de yüzde otuz azaltacak.

NASA, okyanus kaplı gezegenlerle ilgili yeni keşifleri açıklayacak

1028035328

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) yarın güneş sistemimizdeki ‘okyanus kaplı gezegenlerle’ ilgili yeni keşifleri açıklayacağını duyurdu. Okyanus kaplı gezegenlerle ilgili keşifler, NASA’nın Dünya dışı yaşam arayışına yardım edebilir.

Yeni keşifler, Hubble Uzay Teleskobu ve 13 yıldır Satürn yörüngesinde dolaşan uzay aracı Cassini’den gelen bilgiler sayesinde gerçekleşti. 

NASA yaptığı açıklamada “Cassini. Satürn’de geçirdiği sürede çok önemli keşifler yaptı. Bunların arasında Satürn’ün buzla kaplı uydusu Enceladus’da hidrotermal belirtiler gösteren geniş çaplı bir okyanusun varlığı ve Satürn’ün bir diğer uydusu Titan’daki sıvı metan denizleri bulunuyor” ifadelerini kullandı.

Cassini’nin misyonunu bu yıl sonlandıralacak ancak NASA açıklamasında yeni keşiflerin ileride Dünya dışı yaşam arayışında faydalı bilgiler sağlayacağını vurguladı.

NASA 2020’lerde ‘Europa Clipper’ misyonunu hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Dünya da yüzeyinin çoğu suyla kaplı olduğu için bir ‘okyanus gezegeni’ olarak tanımlanıyor. Güneş sistemimizdeki diğer ‘okyanus gezegenleri’ arasında Jüpiter’in uyduları Europa, Ganymede ve Callisto, Satürn’ün uyduları Enceladus, Mimas ve Titan, Neptün’ün uydusu Triton ile cüce gezegen Plüton bulunuyor.

Venüs ve Mars’ın da bir zamanlar okyanusla kaplı olduğu ancak sera gazı etkisi ve zayıf atmosfer nedeniyle bu gezegenlerdeki okyanusların yok olduğu düşünülüyor.

 

NASA son olarak Dünya’ya 39 ışık yılı ötede yaşanabilir 7 gezegen keşfettiğini duyurmuştu.

Astronomların Trappist-1 adını verdiği cüce yıldızdan uzaklığı Dünya ile benzer olan 7 gezegende, sıcaklık seviyesinin de Dünya ile benzer olabileceği düşünülüyor.

 

kaynak:https://tr.sputniknews.com/yasam/201704121028035241-nasa-okyanus-kapli-gezegenlerle-ilgili-yeni-kesifleri-aciklayacak/

Parkinson tedavisinde ‘umut vaat eden yöntem’

_95571218_f0182225-nerve_cells_illustration-spl

Uluslararası bir araştırma ekibi, beynin hasarlı bölgelerine konacak yeni hücreler üreterek Parkinson hastalığını tedavi edebilecek ve etkilerini geri çevirebilecek bir tedavi yöntemi bulduklarını duyurdu.

Nature Biotechnology adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırmayı yapan uzmanlar, insan beynindeki hücrelerin Parkinson hastalığı yüzünden yok olan hücrelerin rolünü üstlenmeye sevk edilebileceğini söylüyor.

Parkison benzeri belirtiler gösteren fareler üzerindeki denemeler, bu tedavinin hastalığı hafiflettiğini gösteriyor.

Ancak, bu yöntemin insanlar üzerinde denenmesi için çok sayıda benzer test yapılması gerekiyor.

Uzmanlar yöntemin büyük umut vata ettiğini söylemekle birlikte, çok erken bir aşamada olduğuna dikkat çekiyor.

Araştırmacıların hala, tedavinin insanlarda güvenli olup olmadığını, yaşamlarına astrosit olarak başlayan beyin hücrelerinin dönüştürüldükten sonra Parkinson hastalığında yok olan, dopamin üreten beyin hücrelerinin yerini alıp alamayacağını tespit etmesi gerekiyor.

Parkinson hastalığı

Parkinson hastalarında, dopamin üreten hücreler öldüğü için bu hormon yeterince bulunmuyor.

Hücreleri tam olarak neyin öldürdüğü bilinmiyor, ancak yeterince dopamin olmaması, titremeyle yürüme ve hareket etmekte zorluk çekilmesine neden oluyor.

Hastalara bu belirtilerin hafifletilmesine yönelik ilaçlar verilebiliyor ama hastalık tedavi edilemiyor.

Uzmanlar, zarar gören dopamin nöronları yerine, beyine yeni hücreler enjekte etmenin yöntemlerini arıyordu.

Ancak bu son araştırmada, hücre nakli gerektirmeyen bir yaklaşımı benimsedi.

Bunun için, beyinde zaten bulunan hücreleri yeniden programlayan bir molekül kokteyli kullandılar.

İnsan astoritlerini laboratuvarda bu kokteylle karıştırdıklarında, tam anlamıyla aynısı olmasa da dopamin üreten nöronlara çok benzeyen hücreler üretmeyi başrdılar.

Daha sonra da aynı kokteyli hasta farelere verdiler.

Farelerde işe yarayan tedavi, beyin hücrelerini yeniden programladı ve Parkinson’un belirtilerini hafifletti.

Uygulanabilir bir tedavi mi?

Reading Üniversitesi’nden nöroloji uzmanı Dr Patrick Lewis, araştırmanın Parkinson tedavisinde çığır açabileceğini söyledi ancak “Bu araştırmayı insanlarda gerçekleştirmek çok zor olacak” diye de ekledi.

İngiltere Partinson Hastalığı Vakfı’ndan Profesör David Dexter ise “Şimdi bu tekniğin daha da geliştirilmesi gerekiyor. Başarılı olduğu takdirde bu yaklaşım Parkinson hastalığıyla yaşayan insanların hayatını kolaylaştırabilir ve en nihayetinde milyonlarca kişinin beklediği tedaviyi beraberinde getirebilir” dedi.

 

kaynak:http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39564456

Maymunun genlerini manipüle ettiler

monkey-fa

Japon araştırmacılar, genom editi olarak bilinen teknolojiyle, bir maymunun bağışıklık sistemi zayıf şekilde dünyaya gelmesini sağladı. Bundan sonra hayvanlarda araştırma için istedikleri hastalığı yaratabilecekler.

Genom editi olarak bilinen teknoloji, geleneksel genetik modifikasyon teknolojisinden daha etkin bir şekilde genlerin manipüle edilmesini sağlayan bir teknoloji.

Bir grup Japon araştırmacı bu teknoloji sayesinde, doğmadan önce bir maymunun bağışıklık fonksiyonlarıyla ilgili genleri değiştirmeyi başardı.

Bu değişiklikle maymunun bağışıklık sistemini daha etkisiz hale getirdiler. Hayvan normal bir maymunun beşte biri oranında bağışıklık hücresine sahip olarak doğdu.

Bilim insanları bu teknolojiyle hayvanların belirli hastalıklara sahip olarak doğmalarını sağlayıp tıp çalışmalarında kullanmayı amaçlıyor.

 

kaynak:http://www.dw.com/tr/

İsrail’in umudu güneş enerji kulesinde

gunes-kule

 

İsrail Necef Çölü’nde dünyanın en büyük güneş enerji kulesini inşa ediyor. Aşalim yakınlarındaki santralin yıllık 121 megawatt elektrik üretmesi planlanıyor.

İsrail Necef Çölü’nde dünyanın en büyük güneş enerji kulesini inşa ediyor. 2017 yılında tamamlanması beklenen Aşalim Kulesi’nin İsrail’in enerji ihtiyacını karşılaması umut ediliyor. Kulenin 240 metre yüksekliğinde olması planlanıyor.

Almanya’nın Jülich kentindeki, yedi yıldır faaliyette olan tesisten daha büyük olması bekleniyor.

Güneş ışınlarını bir kuleye odaklayarak enerji üreten bu tip santraller, ‘Heliostat’ adı verilen bir dizi aynayı kullanarak kollektör adı verilen kuleye güneş ışınlarını odaklıyor. Aşalim’deki santralde 55 bin ayna güneş ışınını bu kuleye aktaracak. Söz konusu tesisisin 430 futbol sahası büyüklüğünde bir alana inşa edildiği kaydediliyor. Kulenin ucunda biriken enerjiyle 600 derecede kaynayan su sayesinde alt kısımdaki büyük bir türbin harekete geçecek.

120 bin haneye yetecek

Aşalim santralinin gelecekte 121 megawatt elektrik üretmesi planlanıyor. Bu rakam da 120 bin haneli bir yerleşim biriminin elektrik ihtiyacını giderebilecek. Yenilenebilir enerji olduğu için yılda 110 bin ton sera gazı salınımından tasarruf edilmiş olacak.

Yarım milyar euroluk proje, Amerikan ve Fransız şirketlerinin ortaklığıyla inşa ediliyor.

İsrail hükümeti burada üretilen elektriği 25 yıl boyunca satın alma garantisi veriyor. Proje yöneticisi Eran Gartner, “Çünkü hali hazırda bir güneş enerji kulesinin maliyeti, kömür ya da petrol santralindeki elektrik üretiminden iki, üç kat fazla” diye konuşuyor.

Enerjide bağımsızlık hedefi

İsrail enerji konusunda bağımsız hale gelebilmek için 2020 yılına dek enerji ihtiyacının yüzde 10’ununu yenilenebilir enerjiden karşılamayı hedefliyor.

İsrailliler gündelik hayatlarında güneş enerjisi teknolojisine alışkın. Birçok evin çatısında güneş enerjisi panelleri dikkat çekiyor.

Necef Çölü kuş sürülerinin güzergâhı olarak da biliniyor. Burada güneş aynalarının etkilenmemesi için kuşları bölgeden uzak tutacak maddeler salınacak, gürültü sistemleri devreye konulacak.

Güneş enerjisi santralleri Almanya’nın Jülich kentinin yanı sıra Fas, Güney Afrika ve Kaliforniya’daki Mojave Çölü’nde de bulunuyor. Mojave’de İvanpah bölgesindeki santral 137 metre yüksekliğinde.

 

kaynak:http://www.dw.com/tr/

“Hobbit“lerin ataları bulundu

hobbit

Hobbit olarak da adlandırılan cüce insan Homo floresiensis’in atalarının Endonezya’daki bir adada yaşadığı tespit edildi.

Hobbit olarak da bilinen Homo floresiensis’in atalarının yaklaşık 700 bin yıl önce Endonezya’daki bir adada yaşadığı tespit edildi.

Nature dergisinde yayınlanan araştırma kapsamında, bir yetişkin ve iki çocuğa ait kemik ve diş kalıntıları incelendi.

Çalışmanın yazarlarından, Avustralya’nın Queensland eyaletindeki Griffith Üniversitesi’nden Adam Brumm, “Hobbitler gerçekti. Dejenere olmuş modern insan değildi“ şeklinde konuştu.

Flores Adası’ndaki keşif, bir adada yeterli kaynak bulunmadığında insanların boyutunun küçüldüğüne bir kanıt olarak görülüyor.

Bugüne dek “ada cüceliği” olarak adlandırılan fenomen sadece hayvanlarda bulunmuştu. Örneğin Flores Adası’nda mini bir fil türünün yaşadığı keşfedilmişti. Ancak bu mini filin soyu mini insanlar tarafından avlanması sonucu tükenmişti.

Hobbitlerin bizden farklı kendine has bir insan türü olduğunu kaydeden Brumm, artık gezegende yaşamadıklarını söyledi.

Hobbitlerin hangi türden geldiği henüz bilinmiyor.

kaynak:http://www.dw.com/tr/

Domuz vücudunda insan organı üretilecek

domuz-organ

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilim insanları, insanlara nakledilmek üzere domuzlarda insan organları üretmeyi deniyor.

Domuz embriyolarına enjekte edilen kök hücreler ile “chimera” olarak bilinen insan-domuz melezi embriyoları geliştirilme çalışmaları başlatıldı.

Bu çalışma, dünya çapında karşılanamayan organ nakli ihtiyacı için bir alternatif bulma arayışının parçası olarak yürütülüyor.

California Davis Üniversitesi’ndeki ekip, geliştirilen domuz embriyolarının, normal domuzlara benzer yapıda ve biçimde olduklarını ancak organlarından birinin insan hücrelerinden oluştuğunu söylüyor.

İnsan kök hücreleri domuzlara naklediliyor

Chimera embriyolarının geliştirilmesi iki aşamada oluyor.

  • İlk olarak CRISPR olarak bilinen bir genetik değiştirme yöntemiyle yeni oluşan bir domuz embriyosunun DNA’sı ayrıştırılıyor.
  • Sonra da embriyoda oluşan boşluğa gen manipülasyonu yöntemiyle “iPS” denilen hücreler yerleştiriliyor.
 

Yetişkin bir insandan alınan iPS hücreleri manipüle edilerek kök hücreye dönüştürülüyor ve böylece domuzun vücudunda herhangi bir organa dönüştürülme potansiyeline kavuşuyor.

Bu insan kök hücrelerinin domuz embriyosundaki boşluktan faydalanarak embriyonun insan pankreası oluşturması bekleniyor.

Oluşacak pankreasın insanla genetik olarak aynı özelliklere sahip olacağı vurgulanıyor.

Bu yöntemle organ bağışına ihtiyacın azalabileceği ya da vücudun nakledilen organı reddetmesi gibi vakaların engellenebileceği ifade ediliyor.

Halihazırda yeni bir böbrek ya da karaciğer gibi organların nakli için milyonlarca insanın bağış beklediği tahmin ediliyor.

 

kaynak:http://www.bbc.com/turkce

Köpeğiniz Asyalı mı, Avrupalı mı?

yavru-kopek

İnsanların en eski dostu köpeklerin atasının kurtlar olduğu biliniyor. Ancak ana vatanlarının Asya mı, Avrupa mı olduğu tartışmalıydı. Oxford Üniversitesi’nin araştırması bu soruya ışık tutuyor.

İnsanların en eski dostu köpeklerin nereden geldiği uzun yıllar bilim insanları arasında tartışma konusu oldu. Bir kesim, köpeklerin ana vatanının Asya olduğunu, diğer kesim Avrupalı olduklarını savundu. Oxford Üniversitesi öncülüğünde yapılan uluslararası genetik araştırma, her iki tezin de muhtemelen doğru olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre günümüz köpeklerinin atası, biri Asya’nın doğusu, diğeri Avrupa’da yaşayan birbirinden bağımsız iki kurt popülasyonu. Şimdiye kadar bilim insanları köpeklerin bir kez evcilleştirildiğinden ve ardından insanlarla birlikte yayıldığından yola çıkıyordu.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Greger Larson başkanlığındaki uluslararası araştırma ekibi, M.Ö 12.000 ile 1000 yılları arasında yaşamış yaklaşık 60 köpeğin genlerini günümüzde yaşayan yaklaşık 2 bin 500 köpeğinkiyle karşılaştırdı.

Araştırma sonuçları, Avrupa’da yaşayan modern köpeklerin hem Asya hem de Avrupalı ataları olduğunu, ancak iki grubun başlangıçta birbirinden bağımsız geliştiğini ortaya koydu. Science dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre iki grubun birleşmesi, Asya kökenli köpeklerin insanlarla birlikte Avrupa’ya göç etmesiyle yaşandı.

Arkeolojik bulgular da bu tezi doğruluyor. Buna göre Asya’da da Avrupa’da da M.Ö 10.000 yılında köpekler yaşarken, Orta Asya’da köpeklerin varlığına M.Ö 6000 yılından itibaren rastlanıyor.

kaynak:http://www.dw.com/tr/